Avustralya

0
278

Avustralya

2011 yılında uzuun bir uçuşun ardından ulaştığımız Avustralya diğer ismiyle Okyanusya; çölleriyle, onu çevreleyen okyanusuyla; öte yandan tarihi ile ilgi çekici bir ada. Birbirinden güzel hayvan çeşitleriyle tanışabileceğiniz, daha önceki deneyimlerinize yenilerinin ekleneceği bir ülke olması da cabası. Genel özelliklerine bir göz atalım: Para birimi Audi (Avustralya Doları). Amerikan Dolarına yakın bir değere sahip. Hayat pahalı bu adada. İngiliz Kuralları burada da geçerli. Trafik soldan akıyor, neyse ki yerlerde “look right” (sağa bakınız) uyarıları var da istenmeyen bir durumla karşılaşmıyoruz. Dil tahmin edildiği üzere İngilizce, ancak aksan farklılıkları var. Örneğin basit bir kural olarak hatırımda olan “i” ve “e” seslerinin değişimi. Kelime içerisinde yer değiştiren bu seslere birkaç gün içinde alışarak aksana uyum sağlayabiliriz. Ve tarihi… Anadolu’ya göre oldukça yeni bir yerleşmeye sahip elbette. Bilinen ilk keşif Hollandalı Wilhelm Janszoon tarafından 1606 yılında yapılmış. Ancak buranın İngiliz sömürgesi olması hakkında raporu verense 164 yıl sonra Avustralya’ya ayak basan Kaptan James Cook. Benim için en ilgi çekici konu ise bu raporun ardından yerlileştirme için getirilen İngilizlerin kimler olduğuydu. Çevremdeki Avustralyalıların selamlaşma şekilleri ilginçti. Ellerini kullanmıyorlar, salt kafalarını sert bir hareketle sağa ve yukarıya döndürerek selamlaşıyorlardı. Ne bir tokalaşma, ne bir öpüşme, ne de bir sarılma söz konusuydu. Bu geleneğe bir Avustralyalı arkadaşımız açıklama getirmiş ve sebebinin ellerindeki kelepçeler olduğunu anlatmıştı. Evet Avustralya’ya ilk getirilenler İngiltere’deki tutuklulardı. Elleri serbest olmadığı için başlarıyla selamlaşabilen o günün mahkumlarının bugünkü torunları bu geleneği hala sürdürüyorlar. Şimdi gelelim bizim nelerle karşılaştığımıza. İlk durağımız Canberra olmuştu. Türkiye’de Ankara ve İstanbul ilişkisi nasılsa, Avustralya’da Canberra ve Sydney arasındaki ilişki de öyle diyebiliriz. Sydney, deniz kenarında bir liman şehri ve eski başkent. Ancak, güvenlik sebebiyle başkent ülkenin iç kısımlarına taşınınca yeni adresi Canberra olmuş. Muntazam bir planlamayla karşımıza çıkıyor bu şehir. Çoğunlukla düzlük. Dağlık bir bölge değil. İlk gün Parlemento Binasını geziyoruz. Müzesinde ortaokulda adını duyduğum o sözleşmeyi görüyorum. Yıllardır belki cümle içinde bile kullanmadığım bu sözcükler sözleşmeyi görünce dökülüveriyor ağzımdan: Magna Carta nam-ı diğer Büyük Anlaşma. Bu karşılaşma heyecanlandırıyor beni. Diğer önemli karşılaşmalarımı da daha önce görmediğim canlılarla yaşıyorum. Avustralya’da birçok farklı hayvanla tanışıyorum. Zebralar, zürafalar, ağaçlara sarılan koalalar, timsahlar bunlardan birkaçı…. İlk karşılaşmalarımı yaşadığım o anlar çok değerli; sokakta kanguru görmekse hayalini bile kurmadığım bir şeydi elbette. Onları yakından sevebildiğim o günden beri en çok gözde hayvanım artık kanguru. Sydney’de en güzel duygulardan birisini yaşatan, daha önce rastlamadığım kakadular. Sokaklarda bir sürü halinde gezen rengarenk kuşlar düşünün. Hayatımdaki unutulmayacak anlar listesine giren, sanki o an başka bir dünyadaymışım hissini veren, tekdüze hayattan açtığım pencerelerden dolan mutluluklardan birisidir sokaktaki kakadular. Aborjinlerle tanışıp izlediğimiz yerel danslarından, dinlediğimiz didgeridoodan; UGG’ın memleketi olarak Avustralya’dan, bumeranglardan, bir mimar olarak beni çok etkileyen Sydney Opera Binası’ndan, limandaki türlü Işık oyunlarından; kısacası karşılaştığımız her şeyden bahsetmek istesem de bu sayfalarca sürecek bir serüven olabilir. Umuyorum ki birgün yaşamımda yer edinen ya da belki de yaşamın kendisini oluşturan bu anları sizlerle bir sunumda fotoğraflar eşliğinde paylaşabilirim. Sevgiler…