Amsterdam’ın Düşündürdükleri

0
1065

Amsterdam’ın Düşündürdükleri

Bir süredir Hollanda ile ilgili yazıyorum ve bugün Amsterdam deneyimlerimi aktarmak istiyorum; ancak daha çok bir özlemimden bahsedeceğim bu hafta. Hepimizin bir alışkanlığından…

Amsterdam’ın kısaca bugünkü görünüşünden söz edelim. Hafızalarımızdaki bugünkü Amsterdam görseli, Hollanda’nın altın çağının yaşadığı döneme aittir. Kuşkusuz şehre kimliğini veren köprüler, kanallar ve kanalların iki yanındaki sıralı ev ve işyerleri, kuzey Avrupa’da görmeye alışık olduğumuz cephe karakteriyle bu dönemden kalan değerli bir mirastır.

Sadece açıkhava müzesi gibi gezilen şehirlerden olmaması ile de ön plana çıkıyor Amsterdam, aynı zamanda oldukça canlı, yaşayan ve yaşanılan bir şehir. En önemlisi de yavaş yaşanılan bir şehir olması. Burada trafiği çoğunlukla bisikletler oluşturuyor. Tramvay ve botlarla da destekleniyor. Yazılarımı yazarken Hamburg’dan bu yana bisikletin ayrılmaz parçası olduğu şehirleri özellikle önemsiyorum. Hayatın daha yavaş ve daha sağlıklı akması küçük müdahalelerle mümkün esasında. Bizlere yürümeyi öğrenmemizin ardından alınan ilk hediyedir bisiklet. Ancak sadece bahçemizde ve belki de evimizin önündeki sokakta sürebildik çok sevinerek aldığımız oyuncaklarımızı. Sonra da koparıldık onlardan, araba, servis, dolmuş ve otobüs beklemelere bıraktı yerini bu eksiklik. Elbette bir daha o keyfi vermedi hiçbir araç. Bisiklet bizim bir alışkanlığımızken, yollardaki güvensizliğimiz yüzünden, bize yer tanınmaması yüzünden uzaklaştığımız bir obje olarak hatıralarda yerini aldı.

Özellikle bisikletle gidip gelebilecek mesafedeki okullara giden öğrencilerimizin servis yerine bisikletle gidip gelebildiklerini görebilmeyi çok isterim. Hollanda’ya geldiğimden beri günde 10 ila 15 km arası sadece yürüyorum, beni yürüten şehir aslında. Halihazırdaki yollardan bir rota belirliyorum ve onu takip ediyorum. Sunduğu olanaklarla bu yolları kat etmek hiç de zor olmuyor. Bisiklet yolları, yürüyüş yolları ve sıralanmış ağaçlarla oluşturulan bir yol 10 km’lik Ortaca Dalyan yolunun rahatlıkla bisiklet ile gidilip gelinmesine olanak sağlar. Sanıyorum Köyceğiz’den Dalyana bir kıyı projesi var, tabii ki bu girişimler çok değerli ve desteklenmesi gereken girişimler. Fakat bu projenin yanısıra temelinde yerel halkı bu zincire dahil etmek olan projelerin, gündelik hayatın içine dahil edilecek projelerin de olması gerekiyor. Bahsettiğim yoldan en son geçtiğimde üzerindeki şeritler bile okunmuyordu ve ne yazık ki kazalara sebep oluyordu. Umarım şeritleme çalışmaları yapılmıştır. Öte yandan ne kadar geniş bir yol ve sözünü ettiğim projelerin gerçekleştirilmesi için gayet uygun olduğu aşikar. Bu yol yerel yönetimlerin değil karayollarının kontrolü altında. En yakın zamanda onlarla iletişime geçebilmek en büyük dileğim.
Turizme katkı sağlamak için yereli ön plana çıkarmak en önemlisi. Yerelin bunu yaşaması, yaşatması ve yansıtması en önemli adımdır eğer turizm kaygısı taşınıyorsa. Sanıyorum uluslarası ilişkileri çok da fena olmayan, her yıl misafir ağırlayıp çeşitli ülkelerde Türkiye ile ilgili görüşmeler yapan birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki bir İngiliz Dalyan’a Yorkshire Puding ya da Full English Breakfast; bir Alman da Schnitzel yemeye gelmiyor. Bizim iyi niyetimizle rahat ettirmeye çalışmamızdan kaynaklanıyor aslında onları evlerinde hissettirme duygusu. Fakat durum öyle değil. Turizmdeki yaklaşımlar konusunda da revizyona gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. Belki de Avrupa Birliği ya da benzeri kaynakların sağlayacağı fonlarla bu ilişkileri artırmak, temelinden turizm okulundaki öğrencilerimizi daha vizyoner bireyler olarak yetiştirmek bu yolda atılacak adımlardan biri olabilir.
Esasında bugün Amsterdam’ı yazmak istemiştim; ama Amsterdam’ın öğrettikleri, geriye dönüp biraz düşünmek konunun gidişatını değiştirdi. Bir sonraki yazım Amsterdam ile ilgili olacak. İyi haftalar diliyorum. Sevgiler…